ÇOCUK YÜREĞİMİN MARDİN’İ

Mardin, semadaki yıldızların ilk ziyaretgâhı zannedilecek kadar onlara yakın, bir o kadar da uzak diyar. Çocuk gözlerimin ilk şahitlikleri, zihnimde ölüm ötesinde bile silinmeyeceğine inandığım masum hatıralarımı muhafaza eden sır kutusu.
İnsanın sadece yüreğinde hissedebileceği ama asla anlatamayacağı efsunlu diyar. Görünmez fereş döşeli bir dar sokaktan, kıvrıla kıvrıla kaleden zirveye doğru yol alan görünmez bir debbe(katır) sırtında yıldızlara varacağımı zannettiğim muhayyile yolculuğum da kutudaki güzelliklerden biriydi.
Şimal yıldızıma kavuşacağımı zannediyordum, hatta O`nu avuçlarımın içine alabileceğimi. Aslında varılması mümkün olmayan mesafedeki bu hedef öylesine benimdi ki, bunun bir hayal olabileceğini düşünmekten bile fersah fersah uzaktaydım. Bu büyülü yolculukta en büyük korku efsunun çözülmesiydi. İşte o zaman mekânsız ve hayalsiz gerçekler kaplayacaktı dört bir yanımı. Buna izin vermek ölüme denk bir ıstırap. Oysaki gökyüzünün yıldızlarla süslendiği, eski bir Mardin gecesinde çocuk gözlerimle tahtımızda sabırla, saymaktan usanmadığım arkadaşları arasında benim olan Şimal yıldızını sabırla ve umutla koynumda misafir etmek ne latif bir haz. Evet, bu açılan Pandora`nın kutusu değil. Bu açılan Zeynebe’lerin, dünyanın belki de en güzel diyarlarından biri, yar gibi sevdalı, ana gibi cefalı, şehirlerin sultanı, Mardin’de hayat bulan hatıralarının sır kutusu.
Gece lacivert gökyüzünü süsleyen parlak yıldızların nurlu ışıltıları nihayete ermiş, sabahın ilk ışıkları Şeyh Şı’ran yamacından dantela işlemeli sap sarı bir esvap misali ufku kaplamıştı. Mardin, sabahlarına mahsus bu halde, O artık elleri kınalı nazlı bir gelin, ya da kıpkırmızı bir gelincikti.
Uyandım, uyuduğum tahttan daha ferah, annemin serdiği yumuşak döşeğimden daha rahat, beyaz cibinliğimden(istere) daha pür -ü pak ne olabilir, bu masum ve küçük çocuk dünyamda? Beni uyandıran sabahın ilk ışıklarıyla beraber sokakta yükselen nal sesleriydi. Farvalı berriye delikanlıları heybelerinden (tüver) taşan rami yükleri ve uzun gölgeleriyle, yeşiller bürünmüş bir katar misali kâh katır, kâh merkep, kâh atlarıyla ağır ağır Suk el Bakar ve Hasan Ammar Çarşısı’na doğru yol alırlardı. Gündüzün bunaltıcı sıcağına kalmak istemeyen bu insanlar, gecenin koyu karanlığı sonrası Berriye’de başlayan yolculuklarını sabahın ilk ışıklarıyla şehre girerek bitirirlerdi. Güneşin kavurucu sıcağından bunalmış, su toplamış çarıklı ayaklarıyla, nasır bağlamış elleriyle, cefa timsali bu şartlara tahammülleriyle de birer sabır abidesi idiler.
Şefkatli bir annenin tatlı nefesi gibi, yüzümüzü okşayan sabahın serinliğinde Ayn el Yahud yolunu tuttuk. Ellerimizde toprak(terakota) testilerimizle istikametimiz su idi. Çocuk gözlerim ilk önce çeşmenin başında badiyyeler üzerine oturmuş, beyaz leçekli orta yaşlı tıknaz iki kadını gördü. Canlı bir film sahnesi misali hareketlerini izlemeye başladım. Öndeki kadın önce gümüş savatlı tabakasını kuşağından çıkardı, ihtimam ile açtı. Sigara kâğıdına Gurs tütünü olduğunu şimdi bildiğim tütünü sarmaya başladı.
Daha sonra, evladına bir buse bağışlayan anne edasında dudaklarıyla sigarayı ıslattı ve dişleriyle adeta tırnakladı. Yorgun, üzerleri yıldız dövmeli nasırlı elleriyle de bir çabukta yapıştırdı. Her şey bir anda olup bitmişti. Bu orta yaşlı iki kadın, sabırla çeşme başındaki genç kızları beklemeye başlamıştı. İçlerinden biri ani ve çevik bir hareketle testisini omuzuna kaldırdı. Testiden sızan sular damlalar halinde üzerine dökülmeye başladı. Altın sarısı lüle lüle saçları, yeşil çağlaya çalan göz rengiyle sevgili annemin (Kameré-Ay parçası)lakabını verdiği “ Bint el Şemiye” idi bu güzel kız. Saba rüzgârı misali halimizi sormadan giden, endamı ile de çeşme başındaki herkesi adeta efsunlayan bu güzellik, bir o kadar da hırçın ve gizemliydi.

Sabah yıldızının nurlu bir nokta misali yüzüne verdiği ışıltı onu olduğundan daha da güzelleştiriyordu. Kızgın tavrı ise bizlere değil, evin en yaramazı olan büyük ağabeyimize idi. Çünkü hamamböceğine karşı hassasiyetini iyi bilen haylazlık üstadı ağabeyimiz, sadece bir gün önce kibrit kutusunda sakladığı hamamböceği ile ona adeta ecel terleri döktürmüştü.
“Ayn el Yahud” (Yahudiyan Çeşmesi)’den süzülerek akan berrak suyun sessi bizlere, sevdiğinin yanında yüreği çarpan genç misali sonsuz bir has ve dinginlik hissi veriyordu. Eve doğru yola koyulduğumuzda yaşımızın küçüklüğünden olsa gerek çocuklara “şerbé”(bardak büyüklüğünde terakota testi) taşıma işi düşüyordu.
Şerbélerimizle yürürken rengârenk kumaşlardan fistanlar giymiş, başlarındaki tepelikleriyle adeta onlarca değişik çiçeğin ahenk ile resmigeçitlerini seyretme hissini yaşatan köylü kadınlarla karşılaştık. Çeşmenin yanından geçerken”hulhuleye”,”kınnebre”, “gızbara”, “iyzaran”, “bağdunes” nidalarıyla avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. İşin ilginç yanı, bu kıymetli ürünlerini para ile satmıyorlardı. Genellikle bulgur ve benzeri bakliyat ile takas ediyorlardı. Ölçü olarak ta, bakır taslar revaçtaydı. Bizler eve dönüş yolunda iken, onlar da, bu mistik atmosferde yukarıya giden yola doğru, yavaş yavaş gözden ırak oldular.
Derken, yeri göğü inleten ritmik çıngıraklarının ihtişamlı sesleri eşliğinde nıkkara yüklü merkeplerin vakur görüntüleriyle aheste aheste ve hiç tökezlemeden yokuşu tırmanışlarını da seyrederek evimizin ana kapısına kadar geldik.
Evimizin eşiğinden adımımızı atacakken, davudi bir sesin, üç dilde ‘ halip, süt, şîr’ haykırışıyla kulaklarımız tırmalandı. Bu Mihail(Michael) adlı Süryani sütçümüzden başkası değildi. İlginç ve güzel olan taraf ise, sütü üç dilde telaffuz edip satıcılık yapıyor olması idi. Çünkü, burası Mardin idi, biz çocuktuk ve hala her şey yerli yerinde idi.
Tam içeri girecektik ki, bu kez dedemin uzaktan akrabası Reyya Teyze kapının önünde beliriverdi. Boyu posu yerinde, sülün misali Reyya Teyzemizin de Arapça bir lakabı vardı”Reyya el Başta.” Bu hiç şaşılacak bir durum değildi. Mardinli olup ta lakabı olmayan yoktu ki. Biraz sonra, afacan ağabeyimiz Reyya Teyze’ye dönerek, şimdi çeşmeden gelirken upuzun bir “başta” (ağaç direği) gördüm, ne kadar da uzundu demez mi. Bu kinayeye karşılık Reyya Teyze hiçbir şey anlamamış gibi davrandı. Ağabeyimi kırıp üzmek yerine, kalbini okşarcasına cevaplarla karşılık verdi.
Üst kattaki cemelunun yanındaki nezaket ve letafet timsali annem, Reyya Teyze’den özür üzerine özür dilemeye çalışıyordu. Kendisine büyük bir suç işlemiş addediyordu.
Bu öylesine muhteşem bir hicap duygusuydu ki, kırk yıl sonra bile ne zaman söz rahmetli “Reyya Teyze” den açılsa, ben annemin o günkü mahcubiyet duygusunu aynı yüz ifadesinde görüyordum. İşte bu muhteşem anne, benim annem. İşte bu muhteşem şehir benim şehrim Mardin. Çocukluğumun Mardin’i ve onu kaybetmemek adına hep çocuk kalan yüreğimin sahibi Mardin.
Tarih: 19.6.2014

Doğan BEKİN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir