İSTANBUL’UN FETHİ VE ÖZE DÖNÜŞ

İstanbul’un 1453 yılındaki fethinden beş yıl sonra Kardinal Piccolomini, II. Pius adıyla papa oldu. Celestin rahibi F.Pierre Crespet tarafından Fatih Sultan Mehmet Han’a ulaştırılmak üzere kaleme alınan “Epistola ad Turcorum Imperatorem Mahumeten” adlı mektupta Papa Pius, FatihSultan Mehmet Han Hazretleri’nin Katolikliğe geçmesi koşuluyla kendisini imparator olarak tanımayı vadediyordu.
Fatih Sultan Mehmet, cevap vermeyi dahi uygun görmediği mektup ile istediğini elde edemeyen Papa II. Pius, bu kez Osmanlı Devleti’ne karşı Haçlı seferi ilan etti. Fakat Mantova’ya ne Roma Cermen İmparatoru, ne de Burgonya Dükü katılmadı.
Keza, 1 Ağustos 1664’te de Osmanlı Devleti ile Avusturya Arşidüklüğü ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasında meydana gelen Saint Gothard Savaşı sırasında, Papa Alexander VII tarafından “Jubileum Universale, Ad implorandam divinam opem contra Turcas” Papalık Deklarasyonu ile Osmanlı Devleti’ne karşı Haçlı Seferi ilan edildi.
En son olarak ta, Papa Francisco’nun Ermeni soykırımı ile ilgili sözleri çokça tartışma konusu yapıldı. Bütün bu olaylar Haçlı zihniyetinin hala eskisi gibi devam ettiğinin en bariz göstergesi niteliğindedir. Bütün bu yaklaşımlar, Prof. Albert Sorel’in , ‘Doğu sorunu Müslümanların Avrupa’ya girmesiyle başlamıştır’ ifadesiyle birebir örtüşmektedir.
Bu gerçekler, Türkiye’nin neden hala Avrupa Birliği’ne kabul edilmemesinin en bariz göstergesi niteliğindedir. Avrupa Parlamentosu’nun Ermeni soykırımı konusunda aldığı karar ve Lüksemburg Parlamentosu’nun ve ABD Senatosu’nun 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını kabul etmeleri yüzyıllardır süre gelen Haçlı zihniyetinin birer yansıması niteliğindedir.
Türkiye, fikr-i sabit ile ‘Batı ruhu ve bağımlılığı’ yaklaşım ve anlayışıyla dünyada ilk on ekonomik güç arasında olabilmesi pek ihtimal dahili olmasa gerek. Çünkü güçlü bir Türkiye, Batı’nın anlayışına ters düşmektedir. Türkiye’de hızlı değişim ve gelişim içindeki güç dengesinde, Batı anlayışlı teslimiyetçi politikaların bugünün yarınında yerini alıp alamayacağı veya bütün bu söylemlerin kâğıt üzerinde kalıp kalmayacağını elbette ki zamanın konjonktürü belirleyecektir.

Görünen o ki Türkiye, küresel güç odaklı yeni stratejik düzlemde kendisine daha saygın bir yer bulabilmesi konusunda daha da zorlanacağı bir vakıadır. Bu nedenle yeni gelişmeler karşısında çok daha akıllıca davranılması gerekeceği gayet aşikârdır. Bir yandan Batı’da ‘İslamofobia’ hızla yayılırken, diğer yandan Ortadoğu coğrafyasındaki güç dengelerinin bozulmasıyla birlikte Türkiye’nin tehdit ve tehlikelerle kuşatılması, Doğu ve Güneydoğu’da ise oluşturulmaya çalışılan otorite boşluğu ile sorunların katmerleştirilmeye çalışılması, Batı anlayışının bir gereğidir.
Türkiye’de,iktidarın sırtını dayamaya çalıştığı payanda niteliğindeki Batı, Türkiye’yi yeni haçlı zihniyeti ile çapraşık tehditlerle karşı karşıya bırakmayı politikasının bir gereği olarak görmektedir. Ortadoğu’da büyük risk oluşturan dinamiklerin zayıflatılması sonucu herkesin birbirlerine düşman olduğu günümüzde Türkiye’nin, bu oyunlardan uzak durması ve bölgede yeni bir ‘emniyet supabı’ olgusuyla hareket etmesi ve daha da önemlisi stratejik öncelik ve hamlelerini sonuna kadar minimum hatayla kullanması gerekir düşüncesindeyiz.
Türkiye’yi kuşatan sorunlar zincirinde, İstanbul fethinin 567. yıldönümü olan 29 Mayıs’ın anlamı daha da büyük önem kazanmaktadır. Papa II. Pius’un, Fatih’e yazdığı mektupta, Fatih Sultan Mehmed’in Katolikliğe geçmeyi ve vaftiz olmayı kabul etmesi durumunda İstanbul fethini meşru saymayı ve kendisini Kostantinos’un halefi olarak tanımayı teklif etmesi karşısında Fatih Sultan Mehmed ise; ‘Fatih ve Fetih’ ruhunun gereğini yerine getirme konusunda hiçbir tereddüt göstermemiştir.
Türkiye’nin küresel güç odaklarının güdümünde dünya gücü olması söz konusu değildir, asıl güç tarihten gelen ‘Milli Görüş’ün ruh köküdür . Türkiye, iradi kararlılık ortaya koyabilmek adına kendi öz dinamiklerine geri dönemediği müddetçe, dünya yönetişiminde söz sahibi ve karar mercii olması zor olsa gerek.
Sonuç olarak, ayaklarımıza pranga olan yeni ‘Haliç zincirleri’ kırılmadıkça, Batı’nın halkalı kölesi olmaktan öteye gitmek pek mümkün olamaz. Türkiye’nin artık siyasilerin cilalı sözlerden mülhem Batı anlayışlı çözüm önerilerinden çok, ‘Milli Görüş’e dönüşe büyük ihtiyacı bulunmaktadır.

Doğan BEKİN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir